Friday, October 23, 2015

Tavsiyedir!

Sevgili arkadaşlar ve bir türlü ol(a)mayanlar,

Son zamanlarda çok bunaldığım bir konuyu yazma ihtiyacı içindeyim. "Japonya bağlantın kim?", "Ay ben çok şaşırdım senin albümün orada ilk onlarda satınca, nasıl oldu da oldu?",  "Hayır yani albümü oraya nasıl gönderdin?" gibi sorularınızın cevabı bende değil. Disc Union isimli Japonya'nın en büyük albüm dağıtımcısı 2014'te benden Answers albümümü istedi ben de Pozitif'ten rica ettim yolladılar. Sonrasında takipçilerimden birisi albümün satışta ilk onda olduğunu Tokyo'da albüm alırken görmüş, fotoğraf çekip yolladı. Ben de öyle öğrendim. Sonra araştırdık doğruymuş. Dolayısıyla nasıl oldu sorusunu rica ediyorum çok merak ediyorsanız Disc Union'a sorun. Ben kimseyle bir bağlantı kurmadım, BİLMİYORUM!



Bu "biz çok şaşırdık" kısmına ayrıca gir(iş)mek istiyorum. Sizin şaşırdığınız ama her nasılsa hiç dinlemedğinizden de emin olduğum Trio albümüm Answers 98'den beri birlikte çalıyor olduğum Patrick Zambonin ve Jörg Mikula ile, studyoya kurulması dahil girip yedi buçuk (7,5) saatte 2006'da çaldığımız br kayıttır. 2 Ocak 2010 tarihinde eski Babylon'un arkasındaki otoparkta sevgili Mehmet Uluğ ile yanlışlıkla karşılaşmasaydım da Türkiye'de o albümü kimsenin basacağı filan yoktu! Kendisi bana "ne oldu o kayıt? ver de biz basalım." dediğinde öyle ayakta muhabbet ediyorduk. Bakınız 2006'da yaptığım kayıtların basılmamış olduğunu bilen harika, vizyon sahibi, zeki ve gerçek bir insandan bahsediyoruz. Maalesef bir çok güzel insan gibi göçüp gitti erkenden. Ayrıca kayıdından 4 sene geçtikten sonra basılmış ve Japonya'ya ulaşması 8 sene sürmüş bir albümden bahsediyoruz ki Answers benim 4. albümümdür. 

5. albümüm Lin records'dan çıkan Başka'dır. Onu da Tokyo'ya imza günlü konserler dizisine gittiğimde elimle götürdüm. Alternatif olabilecek işler üreten Lin records'dan haberdar olsunlar diye. Başka 4 numaraya kadar çıktı. Ben kimseye zorla sattırmadım.

2003'te British Council bana kendiliginden Visiting Composer ödülü verip de Londra'da Senfoni Orkestrasi eseri yazdırdığında ve çaldırdığında da arkamda kimse yoktu. Ben o ödüle başvurmamıştım bile. Vellinger String Quartet Londra'da, Viyana'lı Tris ensemble Klarnet, Piyano, Çello - Trio eserimi programa aldığında da, Donne in Musica Piyano eserlerimi festivalde çaldırdığında da ben kimseye sormamıştım. Vakıf araştırma ödülü verip Roma'ya çağırdığında da.. 2013'e kadar olan (güncel olmayan) eser listem var burada. Bakın. Notalarımı da paylaşmaya çalışıyorum zaten. Bir kısmı burada mevcut : Eser Listesi

Daha söylemek istediğim bir çok şey var ama söylemeyeceğim. Tavsiye vereceğim. Her başarının altında bir bit yeniği aramak yerine LÜTFEN doğru bildiklerinizi yapmaya devam ediniz. Su akar yolunu bulur demişler. Boşuna dememişler. 

(öf ya!)


Wednesday, August 19, 2015

TK 0052 - Yine

karşılanma. karşılaşma. 

Geçen Japonya gidiş gelişimde uçak yazısı yazamadım. Yazmaya başladım ama bitiremedim. Onu da ancak döndükten sonra yapabildim ama işte o da yarım kaldı. Sanırım insan hiç alışık olmadığı şekil bir karşılaşmayı / karşılanmayı içine sindirmeden yazamıyor. Her şey o kadar çabuk ve çok fazla oldu ki kelimelere dökemedim.

Şimdi yine gidiyorum. Yaklaşık bir buçuk ay sonra yeniden. Beklenmedik kendimi de şaşırtan bir çabuklukla. Bu sefer aşağı yukarı neyle karşılaşabileceğimi bildiğim için biraz daha rahatım ama başka başka sebeplerle de heyecanlı. Japonya beni başka türlü karşılayacak(mış) öyle duydum.

Dün 98'de Amerika'dan Türkiye'ye heyecanla dönme sebebim olan işimden istifa ettim. Artık Bilgi Müzik'te tam zamanlı bir çalışan değilim. Çünkü pozisyonum daha gençken değeri bilinen yetenekleri gözetilen, yenilikler ve yaratıcı fikirler danışılan birisi olmaktan bir çalışan olmaya kadar düşmüştü. Ders yüküm ise her geçen sene artarak lise öğretmenlerini aratmayacak bir hale gelmişti. Bu hem üzücü hem de ülkenin içinde bulunduğu sömürü düzenini net ortaya koyan bir tablo olması açısından gerçekçi. Ve bana hiç mi hiç uymadığından çalışma prensiplerimi zorladı da zorladı. Olan işte bu. Şimdi sadece vermeyi sevdiğim iki ders için tek gün gideceğim okula. Değişiklik iyidir elbette, yapmak istediğim şeyleri yapmaya vaktim olacak diye çok seviniyorum. Zaman fakirliği en büyük sorunlardan biriydi benim için. Elimde şimdi başlasam kaydetmeye hemen albüme dönüşecek 4 (elbette birbirinden oldukça farklı) proje var. Şimdi zaman varken o yapmam gereken projeleri, kaydetmek istediğim müzikleri kaydetmezsem işte o zaman bir de yüzleşmem gereken yaratıcılık sorunlarım var. Umarım yoktur ve müzikler ardarda gelir.

Tokyo sokağından manzara. illa yeşil. 
Bütün yaz can sıkıcı sağlık sorunları ile uğraştık. Geçen yaz da böyle sağlık sorunlu başlamıştı ama yine bir şekilde gitmek istediğim yerlerde dolaşarak yazın keyfini çıkartabilmiştim. Bu sene ben Japonya'dan döner dönmez babamın sağ ayağı ile ilgili sorunların ortasına düştük. Ne olduğunu anlamaya çalışırken gittiğimiz hastaneler, doktorlar... Operasyonlar. O sırada da benim sağ omzumda ani ve şiddetli bir ağrı. Fizik tedaviler.. Bu sene sağlık sorunu olmayan tanıdığım herhangi birisi yok. Herkes hastane veya doktor derdine düştü. Daha da çok böyle yaşayacakmışız gibime geliyor. Her hastalığın sonunda doktorun stresten uzak durmaya çalışın demesi de pek hoş oldu. Eskiden asprin veriyorlardı daha kolaydı. Kendileri de psikologlara giden insanların başkalarına da stresten uzak durun demesi çok gülünç. Sanki öyle bir şey mümkün artık!


Tokyo'da aylar evvel bitirmem gereken İtalyan kadın besteciler vakfı Donne in Musica için yazmam gereken Türkiye'de Cumhuriyet döneminin başından günümüze kadın müzik yaratıcıları ile ilgili kitap bölümünü bitireceğim. Sakin sakin çalışacağım. Kolum yüzünden yüzmem yasak. Piyano çalmam kısıtlı izinli. Hayatımda ilk defa bir yaz bu kadar tatilsiz ve yüzmeden geçti. Dönünce Kadınlar Matinesi'nin albüm kayıtlarına hazırlığa başlamam gerekiyor. Bir yandan onun planlamasını yapacağım. Ama yavaş yavaş... 6 Eylül'de Tamirane'de Pazar brunch'ı çalmalarına başlıyoruz yeniden, böylece sezonu da açacağım. Şimdi Eylül'de İstanbul'a dönene kadar dinlenmek istiyorum. Tapınaklara okyanusa gitmek görmek istiyorum. Plan program yapmak istemiyorum. Koşturmak istemiyorum. Doktorların dediği gibi stresten uzak durmam gerekiyor. Türkiye'nin hali ortada. Oradayken de buradayken de ilgisiz kalmak zaten mümkün olmuyor ama en azından şansımı denemek istiyorum. Paylaşmak istiyorum. Anlatmak dinlemek istiyorum. Burada beni heyecanlandıran karşılaş(n)maya hikayeye dönüşme şansı vermek istiyorum. Kendimi içine sakince bırakmak istiyorum. Hikaye beni içine aldığı sürece içinde öyle durmak istiyorum.  

Friday, August 7, 2015

Alın kulağımdan Carmina Burana'yı!

tatil bir sade kahve kadar çabuk geçti!
İletişim çağında iletişemiyoruz ya en çok ona illet oluyorum. Ama iletişim üzerine yazıp konuşmaktan da illallah diyecek bir hale geldiğim için başıma gelen tiraji komik bir olayı yazıp hemen huzurlarınızdan ayrılacağım. 

Son zamanlarda stres dolu bir dönem geçiriyorum. Geçen hafta 3 gün tatile kaçayım dedim orada da ağır bir omuz ağrısı tuttu. Ara ara oluyordu zaten özellikle konserlerden sonra. Fakat ihmal eden ediyor işte, ben de geçer diye diye 2 seneyi geçirmiştim. O kadar stresten sonra rahatlayayım dediğim ilk gün affetmedi, "hello ben buradayım, hı-hım. ve canını çok sıkacağım" dedi. Peki dedik aldık sağ omuzu doktora götürdük. Ortopedist de tabii ki, daha önce MR'dı Tomografiydi hep hayatımızda varmış da hastalıkları öyle anlıyorlarmış rahatlığıyla "hmm mr çektirmemiz lazım hem boyuna hem sağ omuza" dedi. Bu piyanist kulunuz da MR'dan biraz çekinir, 20 senedir boyun fıtığından muzdarip, gir çık hemen o gün çektirmek istemedi. 2 gün sonra dedim halet-i ruhiyemi toplayayım da ondan sonra gireyim o canlı tabut makinesine. İşte o zamana kadar ilaç milaç askılık idare ederim dedim. 

Efendim pazartesi oldu kalktım gittim MR'a sabah 10'da. Müzisyen saatiyle 7 filan. Benden önce bir hastanın dağınık randevularını toplamışlar da hepsini birlikte çekmeye karar vermişler de o da zaten geç kalmış da, meğerse benim anlayışıma sığınıyorlarmış gibi bir durum oluşmuş. "1 saat sonra gelir misiniz?" dediler zaten randevu saatimden 45 dakika geçmiş olduktan sonra. E bu kulunuz MR'dan tırsıyor, kendi kendini ancak ikna etmiş meditasyonla filan. Dedim yiğitliğe bok sürdürme şimdi Selen git kahve iç biraz kitap oku, sonra gel. "Tamam da dedim siz bunu bana neden geldiğimde söylemediniz ki?" işte efenim çeşit çeşit iletişim bahaneleri sıra sıra, hiçbiri bilmediğiniz şeyler değil. "Tabii siz de haklısınız da... " diye başladı mı birisi özür dilemeye ben deliriyorum kardeşim! Ulan o ne demek bi kere? Ben zaten haklıyım da işte belki sen de haklı olabilirsin de o kadar da değilsin diye başlayan özür mü olur allaşkına? Bu nasıl bir özür şeklidir?

hayaller yeni albüm gerçekler fizik tedavi
Her neyse tırsak kulunuz 1 saat sonra ve yine maalesef zamanında MR'a geri geldi. Bu sefer de üzerinde mavi önlükle 15 dakika bekletildi. Neden? Çünkü zaten geç kalıp sıramızı buna rağmen elimizden almış olan gizli tanrı içeride çekim esnasında bir de hareket etmiş mi? Bu arada beni arayıp bir haber verseniz diyecek oldum baktım muhatabım 'haklısınız da..' diyecek hemen vazgeçtim. Mavi önlüğümle aslında çıplak (müstehcen içerik), ayaklarım dona dona bir odada klima altına bekletildim. Kitap okudum sıkılmayayım diye. Bununla da dalga geçen doktor oldu! Artık asıldı mı?, gerçekten kitap okuyorum diye şaşırdı mı? onu bilemiyorum. Kimsenin ne istediğini anlayamıyorum ki artık bu ülkede. İçeriye aldılar beni yattım yüksek dijital ses fırınına. Dediler toplamda 45 dakika sürecek. Önce boyun (kafanı bir kafesin içine koyuyorlar hareket etme diye), sonra 2 dakika mola ve sağ omuzu bir kalıp gibi bir şeyin içine sokuyorlar, yine giriyorsun beyaz tabuta. Çektirmemiş olanlardan özür dilerim bu tasvir için ama keşke bana da birisi yıllar önce, ilk seferinde ne biçim zor bir deneyim olacağını söyleseydi. Bir kere o kadar yüksek bir sese maruz kalıyorsun ki kapalı alanda bir müzisyenin bundan rahatsız olmaması imkansız. Bir de klostrofobiksen geçmiş olsun. Sakinleştirici almadan girme o zaman derim. Naçizane arkadaş tavsiyesi.

Kafeslendim boynum için tam giricem dediler ki "müzik dinlemek ister misiniz?" Ayrıca yeni teknolojide konserleri seyredebiliyormuşssun yattığın yerden. Sonradan gönülden eski teknolojiye kurban olmak isteyeceğimi bilmeyerek, "olur tabii ne dinleyebilirim?" diye sordum. "Klasik müzik ister misiniz?" dediler. Harika olur dedim. Makinanın içine girdim ve klasik müzik diye Carl Orff'un Carmina Burana'sının o her şekilde en meşhur 5 dakikalık O Fortuna bölümü başlamasın mı? Aman allahım!!! Gerçek bir kabus. Benim o makinadan derhal çıkmam lazım! Eline bir pompa veriyorlar iletişim için gerekirse sık diye, sıkıyorum sıkıyorum kimse duymuyor. Ben sakinleyeyim diye kulağıma verdikleri müzik yüzünden kalp krizi geçireceğim. Sorun şu ki o koca eserin o 5 dakikalık kısmı loopta sürekli dönüyor. Sonundaki bravo çığlık bağrışları ve havai fişekleri ile berbat bir konserimsi. Kulağımı kapatamıyorum, çıkartamıyorum kulaklıkları, gözlerimi açınca kafesi görüyorum nefesim kesiliyor. Böyle böyle 6 kere filan üstüste dinletilmişimdir. Hayatımda işkence görmedim de demem artık. Bir kutunun içinde nefesim yüzüme çarparken sonundaki alkışları ile hayatımda en hoşlanmadığım müziğe 30 dakika boyunca maruz kalmak. MR'ın yüksek dijital sesleri arasında. Dehşet!

İletişim problemine geri dönersek; bir kere bir klasik müzik eseri böyle bir durumda nasıl loopta unutulur? Carmina Burana'nın o reklam müziği olarak duymaktan şiştiğimiz korkunç melodisini birisine klasik müzik olarak satmak kimin aklına geldi? Bütün bir koronun bağıra çağıra söylediği b'r muzigin hasta için rahatlatıcı olduğuna karar veren kim? Elime "pompa bu, sık iletişim istediğinde" diye tutuşturduğun şeyi sıkınca cevap vermemek ne demek? Ya kalp krizi geçiriyor olsaydım? En sonunda iletişime geçtiklerinde "2 dakika kaldı Selen Hanım" dediler. Yani resmen duyuyor ama 'aman boşver ya azıcık daha dayansın' diye ciddiye almıyorlarmış! Ulkenin sorunu hep ayni. Daha iyiye de gitmiyor. Muhatabın seni ciddiye almak istemediğinde durum tehlike arzetmiyor. Oh ne güzel!

Ülkede de aynen böyle acil durumda pompayı sıkıyorsun. Fssss.... 

p.s. Bir arkadaşım bunu twitter'dan paylaşmış yazımı okuduktan sonra. Konuyu daha iyi özetleyemezdi. Teşekkürlerimle...

Tuesday, July 21, 2015

Özür dilerim.

Çok üzgünüm. İnsanlık adına. Uyuyamıyorum. Hep daha iyiye daha güzele gidecek bir dünya hayalim olduğu için toplumdan özür dilerim. Başarısız olduk biz. Romantik kaldık bu dünyada. Ütopyalar gerçek olmuyormuş. Bu coğrafya izin vermiyormuş. 

Ben sandım ki biz daha iyi bir dünya hayal edersek, çok çalışırsak mümkün kılabiliriz. Ben zannettim ki hiç durmadan üretirsek, üretmek etrafımızı güzelleştirir. Sandım ki benim kitap okumam, gözlemem, izlemem, dinlemem, düşünmem sadece benim icin değil herkes için iyi olur. Sonra ben büyüdükçe birileri bana 'sen iflah olmaz bir idealistsin' dedi. Çalışma azmim ve isteğim ile dalga geçenler oldu. Öyle olmaz önce kendini kurtar da dediler. Önce kendini düşün dediler. Olur mu canım öyle dedim paylaşmak lazım? Kime ne faydası var paylaşmazsan? Akıllı zannettim kendimi okuyorum okulları, anlıyorum konuları diye kendimi bir bok zanettim. Başkalarını da hor gördüm bana önce kendini düşün dediler diye kızdım içimden. Önce onlardan özür dilerim! 

Son on senedir içinde yaşadığımız girdap bana, benim gibilere değersiz olduğunu öğretmeye çalıştı. Direndik mi? Direndik. Karşılığında öğrettik, karşılık beklemeden paylaştık, yetiştirdik, yetiştirirken de paylaştık, sonrasında da. Nelere katlandığımız düşünülürse bana en çok bu dokunuyor? Karşılığında tek beklediğimiz hep birliktelikti. Bak ne oldu? Iyice yalnız kaldık!

Ben şimdi kendime anlatamıyorum o güzelim gencecik insanlar neden öldüler? Katliamlarin hiç birini anlatamadım. İlk özür dilerim yazımı Hrant Dink katledildiğinde yazmıştım. Sivas'ı da... Roboski'yi de... Reyhanlıyı'da... İşte hiç bir tanesini anlatamadım. Boşver yaaa Selen sen işine bak diyemedim. Şimdi de Suruç'u. Anlatamıyorum! Sadece ağlayabiliyorum. Çaresizliğinin içine tüküreyim Turkiye! Böyle siyasetin içine edeyim. 

Çocukların her birisinin inandıkları davalar uğruna bir araya gelmiş çalışırken neşe içinde çekilmiş fotoğrafları dolanıyor duruyor sosyal medyada. Abileriyle, ablalarıyla, anneleri babalarıyla güle oynaya iyilikle geldikleri yerde katledildiler. Hayatında toplumsal iyilik adına HİÇBİR ŞEY yapmamış binlerce insan da ya arkalarından 'çok üzüldük' diyor ya da 'onların da orada ne işi varmış?'. (oh olmuş diyenler zaten insan olmadıkları için liste dışı). Sen ne anlarsın ne işi varmış zaten yaşama sebebin ne senin? Kendine sordun mu hiç? Senin yaşama sebebin zaten iyilik üretmek isteyenlere 'ya boşver' demek. Sen busun işte. Boşver!

Bunca senedir bize biçilen rollerde hiç bir değişiklik olmadı dostlar. Demokrasi hayalimiz piç oldu. Birey olma hayalimiz, kendimizi ortaya koyalım, ifade edelim, bireysel ifade filan hep yalan oldu. Elimizde ne var işte hep ölümler, karşılıklıklar, çatışmalar, huzursuzluk, kalp kırıklıkları... En kötüsü umutsuzluk. Ben bugün en çok buna ağlıyorum. Giden o güzel insanlara ağlamaktan bitap düştüm artık. Sizin istediginiz gibi, önce kendimi düşünüyorum. Kendime ağlıyorum. Nasıl bu kadar haksız düştüğüme... Ağlıyorum... Umutsuzluk bana ağır geliyor. Daha iyi bir insan olma umudumu gömdüler bu topraklara. İşte onun arkasından ağlıyorum. 

21/07/15, 01.35 istanbul



Tuesday, June 2, 2015

Yanılgı

Zaman bir nefes alacak boşluk bırakmadan dökülüyor
Tek tek.

Yıkanıp küçüldüm
Henüz küçülüyorum.

Kırık kırık bakışlar var içinde senin
Yerini bulmamış
Sahibini duymamış sesler
Hiç karşılaşmamış
Asla bakışmamış bakışlar var.
Nereye ait olduğu belli olmayan
Düzlük buzulları,
Ağaç kavukları,
Kuş ötüşleri, dal çıtırtıları.
Kime ait olduğu belli olmayan saatler
Akıp giden damla parçaları
Akıp gidip uzakta, yoklukta birleşen
Sessizlik damlaları.

Belli belirsiz

Bir dere kadar.

Varlığında ateşler var sanırdım
Sanrılar yanı-lı-yormuş.


(yokmuş) . şubat 15.  bebek sahili istanbul


Mart - Mayıs 2015, İstanbul

Friday, April 17, 2015

TK 1764 Helsinki - İstanbul: Yerçekimi

Hayallerim var. Uzaya gidip dunyaya bakmak istiyorum (earth gazing). Gerceklestirebilirsem eger butun duygu dunyamin degisecegini dusunuyorum. Kendimle ilgili, sevdiklerimle ilgili, varlik/yokluk ile ilgili, hatta belki inanc ve insanlikla ilgili. Sabit durumdan kurtulma istegimin sebeplerini sorgulayip hep ayni cevaba ulastigim zamanlarda (cocukluktan kalma aile aliskanligi beklenmedik seyahatler, bilinmedik dunyalar) eksik kalan seyin ne oldugunu dusunuyorum. Bir sey eksik orada. Sadece ailen gezgindi diye sabit duramiyor olamazsin. Bunun tam tersi, surekli gezmekten bezdigi icin sabit civi gibi cakilmis hayatlar yasayan onlarca arkadasim var. Hayir. Degisiklik, yeniden yapilanma, yeni ve degiskenlik ile ilgiliyim. Butun bunlarin direkt olarak “inanc” ve “inanc degerleri” ile ilgili oldugunu dusunuyorum hala. Iktidar ve baskici yapilara surekli meydan okuma hissimin yercekimi (gravity) ve tek tanrili dinler ile ilgili bir sorun oldugunu derinden hissediyorum. Sanki bana bunun icin yercekimsiz bir ortamda surekli sessizlik icinde bir yerde olmak (ama insan yapimi bir aletin icinde) bir fikir verebilir ancak. Ayagin saglam yere basmiyor ise aklin nereye gidiyor? Iste butun mesele bu.

Bugun Oguz ile Helsinki'de Modern eserler muzesi, Kiasma'yı gezdik. Muhtesem bir ozel serginin ardindan binanin ust katlarina kurulmus olan yeni islere baktik. Orada Elements sergisi içinde maalesef ismini hatırlayamadığım bir sanatçının sabitligi sorgulayan bir isine denk geldik. Tam da benim kafamın en karışık olduğu konuda. Tesadufe bakin! Iceri dört kisi girebildigin bir oda tasarlamis. Yer sen yurudukce hareket ediyor. Ortaya da bir kaya koymus kocaman. O da sabit degil. Dolayisiyla senin tek sabitin yercekimi oluyor cunku yuruyebilmemizi saglayan kuvvet o. Yani neresinden baksan yine en azindan uclu bir denklemde bir adet sabitin var. O da senin (belki de ic) dengeni sorgulayabilmene sebep olan yercekimi. Baska bir iste de yine, karsilikli ayni sabitte oturabildigin bir denklem kurulmustu. Bir ayna/cam'ın iki tarafına karsilikli iki sandalye yerlestirilmis. Yukarida sabit olmayan bir isik sallaniyor ileri geri iki sandalyenin uzerinde. Belli bir ritim ile. Sen karsinda baktigin ayna/cam'da partnerinle oturdugun yerden bir kendin bir o oluyorsun isik sallandikca ustunde. Muthis bir deneyimdi. Gercek bir denge deneyimi. Soru benim icin suydu; sabitin nedir? Kendin misin? O mu?

Sabit (yercekimi) ihtiyacimiz ile birbirimizin kafasini karistirdigimiz zamanlardayiz ya, Gravity, Interstellar gibi filmler cekmeye basladik. Varolus sebeplerimize itirazimiz var. Insanoglu evrene evi (dunya) olmadan da yasayabilecegini kanitlamaya calisiyor. Belki Dunya varligi ergenligini yeni tamamladi da ancak simdi evden ayrilmak, evreni tek basina algilamak, sorgulamak ve yasamak, yeni dunyalar kurmak istiyor. Ama bir yandan da cok korkuyor. Orada basina ne gelecek bilmiyor. Maymunlar Cehennemi filminde olduğu gibi kesiflerde bulundugunu zannettiginde aslinda evine geri donmus olmaktan odu kopuyor. Belki bu yuzden artik sabitli iliskilerden vazgecmeden, sevmek/sevilmek iliskisi garanti oldugunda ancak yeni iliskilere, maceralara yelken acmak istiyor. Ama onu da yuzune gozune bulastiriyor. Gitmek istiyor, fakat kalmak iyi geliyor (interstellar). Gitmek istiyor ama cani istediginde geri donebilmek istiyor. Gidemiyor da... Kalamiyor da... Sabit(i) olmadan nereye nasil gidebilecegini bilmiyor. Orada yuruyebilecek mi? Ya ayagi yerden kesilirse? Yine ayni soru; sabit sen misin, baskasi mi? Icerisi mi? Disarisi mi?

20. yy'in basindan beri muzikte tek merkezli muzikten kacinmaya calisiyoruz. Bu hizli uzaklasmaya insan kulagi uyum gosteremedi. Tek merkezden kacinmak muzik gibi nesnel bir sanat alaninda cok kolay. Sabitin tuval degil. Duvarda asili, bir odada sergilenir degil. Ucusan, sese donusup hop diye senin kulaginin duymadigi noktada havaya karisip giden sessizlik (?) tarafindan yutulup yokolan (?) bir fenomen muzik. Klasik veya romantik donemdeki gibi ya da bir pop veya standart bir caz parcasinda oldugu gibi merkezinde donup durmuyorsa, bir basi sonu oldugunu nasil anlayacaksin? Butunlugunu kurgulayamadigin, cekim eksenini algilayamadigin bir fenomeni sanat olarak algilamanin yolu nedir? Bu konuda hala itisiyoruz. Yeni muzik ile insanlarin ilgisinin cabuk kopmasinin ve neredeyse 100 senedir de barisamamis olmasinin en onemli sebeplerinden birisi iste bu eksen yoksunlugu (?). En azindan arayisin yercekiminden uzaklasma ihtiyaci olusu. Yeni bu muzigin bir dini olsun deseniz olamaz. Bildigin en ateist muziktir istesen zorlasan ancak kendin bir teori olusturarak eksen bulabilirsin. Bestecisi bu ekseni umursamaz. Ama anlatimci dilini umursar. Bana peki isin sanat degerini nasil olcecegiz diye defalarca sorulmussa her seferinde yeni bir durusla anlatimci dilini cozmeye calismalisiniz diyorum. Bu da cok emek sarfetmek gereken bir caba olabilir. Olsun varsin.

Yaşama standartlarını sanat ekseninde düşünmeyen, hissetmeyen birisi sabitlikten kurtulup her seferinde ama her seferinde bir eser ile karşılaştığında yeniden yapılanmayı kabul eder mi? 

Yine donup dolasip konuyu muzige getirdik mi abilerim ablalarim? Getirdik. Benim eksenim de iste bu. Arayisim da. Bu sabitsizlik. Bu fenomen. Bu sessel belirsizlik butunu (?). Küçüklüğünde Behrengi, çocukluğundan ilk çıkış romanları olarak Gorki okumuş, üniversite de işletme sonra da Caz eğitimi almak için Amerika'ya gidip okumuş birisine sabitin nedir diye sormak da biraz saflık olurdu zaten. Belli ki kızın kafası karışık!

Not. Dikkat yazi caktirmadan ateizm, kaos ve anarsi icerir. Altyazi okumayi bilen sevgili dostlarim. Bir de bir suru bilmece soru isareti. Keske oyle bir grup insan olsaydık ki bu yazının altında bu konuları hakkıyla tartışabilseydik. Ama bakınız o insanlar da hep bir başkası olmayı tercih ediyorlar. Çünkü sorgulayan olmak sabitini de sorgulamayı gerektiriyor. Kabul edelim ki bu bir çoğumuz için zor. Hatta belki de gereksiz (?). Bu kimin ayıbı ben hala çözemedim. Fakat çok da derdim değil.
 5.04.15 
Helsinki İstanbul arası havada bir yerlerde... 

Saturday, March 28, 2015

Trenler trenler: Stockholm

Dunyanin en cok konusan lise ogrencisi ile dunyada her seyi konusmak isteyen tombul bir teyze caprazlama 1 saat kadar heyecanla dunyalari konustuktan sonra susabildiler (cok sukur). Dunyanin en guzel tren yolculuklarindan birini benim icin tamamen yok etmek uzereyken.. Neyse ki gercekten herkes icin kelimelerin tukendigi bir yer var. 



Kucuk yerleskeler, agaclar, agaclar, uzerinde kucuk kayiklar icinde bir kac insanin balik tuttugu kucuk goller geciyoruz. Alan Hampton'in son sarki albumu dinliyorum biraz folk. Sanki bu yolculuk icin en iyi muzik bu. Bazi yerlerde atlar bile gordum. Bulutlar geciyor. Bulutlari geciyoruz. Bazen mavi gokyuzu bile goruyoruz. Tombul teyze ile ikimizde kisa boylu oldugumuz ve koltuklar hep uzun boyle insanlar icin ayarlanmis oldugu icin ayaklarimiz havada kaliyor ve bazen birbirine carpiyor. Ikimiz de birbirimize meydan okurcasina pis pis bakmiyouz. Yine de 5 saat boyle yolculuk etmek enteresan olacak. 

Ruyadaymissin gibi tut..

Kendini hatirlamak. Kendini yenilemek. Ic dunyasi geliskin olmayan insanlar olanlari kiskaniyor. Dunyanin itis kakisinin cok buyuk bir kismi bundan ibaret. Ic dunyasi geliskin olup onu tikamaya calisanlar da var. Onlara diyecek hicbir seyim yok. 


Saganak altindaymissin gibi yuru...

Pencerden disari bakarken karsi tarafin penceresindeki yansimayla birlikte gordugum manzaranin bir yorumunu, ayni zamanda kendi penceremdeki yansimayi karsi penceredeki yansimadan da gordugum icin karsi tarafin manzarasini da goruyorum. Hayat tam olarak iste bu. Senin gorduklerinle gormek istediklerinin karsilikli yansima/yanilsamasi. Gordugum seyin derinligini anlatmakta gucluk cekecegim icin anlatmaya calismaktan vazgeciyorum. 


Bulutlar birlesip tombullasti. Insanlar sessizlesti. Hava serinledi. 3 senedir gormedigim Isvec'li muzisyen arkadaslarimla dun konserden sonra birlikte vakit gecirdik. Yeni yaptiklari muzikleri, albumleri dinledim. Onlari dusunuyorum. Ders verdigim genc insanlari, isteklerini, muzisyenliklerini, dusunuyorum. Bir suru guzel hisler hatirliyorum. Bir kac umutsuzluk. Az hayal kirikligi hala oradan oraya surukledigim. Buralarda bir yerlerde birakirim belki diye umuyorum. Irina'nin, Peter'in, Elin'in, Mans'in hayatlarini dusunuyorum. Daha uzaga birakmam lazim gelir. Onlardan uzaga, az hayal kirikligini. Belki gemiden denize atarim Helsinki yolunda. Evet en guzeli oyle olur. Ne Finlandiya'da ne de Isvec'te. Arada bir yerde. 





Aaaah... Aklimda silik dusler geriye geriye donusler var. 
Devrimimin ortasindan ta en basa kacislar var.
(Can Gungor sarkilarini dinleyin)


Tuesday, March 24, 2015

TK1783 Kopenhag: Gidenlerle kalmak. Kalanlarla gitmek.



center Malmö. bu arkadaşlar yeni. sokak çalgıcısı

Şu anki durumum bir gerilim senaryosu için ideal. Sağım solum arap ve afrikalı çocuklarla dolu. Önümde arkamda çarprazlarımda her koltukta bir ebeveyn ve sağında solunda ikişer çocuk oturuyorlar. Şimdilik korktuğum kadar kötü değil ama bağırıp çağırmalar yavaştan başladı. İçeride bayat bir koku var. Hem sese hem de kokuya aşırı duyarlı bir insan olarak bu veletlerle yolculuğun sonunda ne hale geleceğimi kestiremiyorum. Kopenhag'a şimdi yolculuk. Oradan en güzel tren yolculuğunu yapıp Malmö'ye geçeceğim okyanusun üzerindeki değirmen tarlasını görerek...



Uçağa bindiğim anda içimden konuşmaya başlıyorum. Nadiren birisiyle uçuyor olsam ve yanımda olsa da bir çeşit alışkanlık sanırım, yazmazsam olmuyor. En son yurt dışına konsere gitmemden bu yana 8 ay geçmiş. Benim için çok uzun zaman. O seyahattaki sağlık problemlerim canımı sıkmıştı biraz fiziksel yorgunluk da vardı, yerimde durmayı tercih ettim bir süre. Durmasaydım daha iyiydi sanki, ama durdum işte. İnsanın öğrenmesi gerekenler olduğunda durması gerekiyor zaten. Hareket halindeyken sadece bilgi topluyorsun. Ne olup bittiğini anlamak için zamanla durağan bir ilişki kurmak gerekiyor. Daha da henüz anlayamadım. Hala deniyorum.

Havaalanına geldiğimde İstanbul'da en çok anımın nerede olduğunu düşündüm. Kesinlikle Atatürk havalimanı. Karşılamalar, karşılaşmalar, birleşmeler, ayrılıklar, sevinçler, üzüntüler,açlık, parasızlık, kayıplar dahil her türlü eylem ve duygu var. Bu aralar ayrılık yüzünden olsa gerek geçmişi çok düşünüyorum. Başka ayrılıklar, buluşmalar hatırlıyorum. Hayatımdaki ilk depresyonumu yaşadığımda 29 yaşındaydım. Birisini ne kadar sevdiğimi anlayamadığım ancak ayrılıktan sonra farkedebildiğim için dağılmıştım. Sevdiğine, kendini farkedemediğin için yapılan haksızlık bana yaşadığım herşeyden ağır gelmişti. Senelerce atlatamadım. Taa ki bir gün, sekiz yıl sonra ona karşı hislerimi gerçek bir mektupla anlatıp yollayana kadar. İlişkimizi hiç koparmadık. Benim depresyonla mücadelemde yardımcı oldu. Başka memleketlerin insanı olarak ayrı ülkelerde yaşıyorduk ama daha ayrıldığımızın ilk haftasında üstünde 'yanındayım' yazan çiçek yollamıştı. Öyle sürprizler yapmayı severdi, turneye gittiği yerlerden bir şeyler yollardı zaten. Duygu çatışması içinde kaldığım belliydi, iyileşmem için destek olmak istiyordu. Onu terketmiş olmama rağmen seviyor olduğuma güven duyduğunu düşünüyorum. Bir gün bana yeniden eski sevgilisine aşık olduğunu anlattı. Seneler sonra konser için İstanbuldayken onunla evlenecek olacağını anlattı. Kanser olduğunda ilk bana telefon açıp anlattı. Son kemo terapisinde yanına gittim. Atlattı kanseri. Çocuğunun adını Pia koydu. Seneler sonra ancak elle yazabildiğim mektubuma elle cevap yazıp, hem ilişki içinde olduğu insana sahip çıkan hem de benim hislerimi incitmeyen harika bir cevap yazmıştı. Ama zamanında ne kadar da incitilmiş olduğunu tek bir cümle ile öyle güzel anlatmıştı ki... Hayatımda aldığım en dürüst ve gerçek hisler barındıran mektuptur. Hala birlikte çalıyoruz. Albümler yapıyoruz. Onu gidip heyecanla aldığım havaalanından dönüşünde yolcu etmeme izin vermemişti. Sonra defalarca konserler için geldiğinde alıp geri bıraktım. Ama o bir sefer dönüşü olmayan yoldu. Varlığına müthiş değer verdiğim birisidir. O değer de öyle kolay kazanılmıyor işte. Neler neler atlatıyorsun...

Sevince saklıyorsun şeylerini biliyor musun? Bunu kitap ayracı yapmışım. Kitabı da bitirmeye kıyamadığım 20 sayfası için yanıma almıştım içinden çıktı. İşte hayaller Stockholm gerçekler kitap ayıracı!
























Herkes hep çok sevilmek istiyor, artık. Olduğu gibi kabullenilmek ve sevilmek istiyor. Ama kimsenin olabilmek için hiçbir şey yapası da yok. Tükenmişlik kendi ihtiyaçlarını, yapmak istediklerini sorgulayamadığın, kapasiteni bilmediğin zaman kaçınılmaz son. Kendi tükenmişliğinde insanlar çaresizlik içinde yakınındakini de peşinden sürüklüyor. Türkiye'de arada kalmışlığımız, bir kültüre, yere ait olamamışlığımız amorf başka bir kültür (buna kültür denilemez ama) yaratmış gibi gözüküyor. 90larda coşkuyla karşıladığımız Globalizm de bu konuda dünyanın başına dert oldu. Dürüst olmayan davranışlardan herkes muzdarip fakat kimse dürüst ilişkiler yaşamak istemiyor. Çünkü o kadar zor ki! Açlık en kuvvetli dürtü, tek motivasyon oldu artık. İnsanlarda bitmek bilmeyen bir açlık yaratan sistemin ortasında yaşıyoruz. Etkilere açıksan kendini koruman iyiden iyiye zorlaşmaya başladı. Sürekli uyaranlar var etrafımızda. Ama açlığı bastırmak, hemen gidermek için yapılan her çabuk eylem arkasından daha fazla açlık ve susuzluk getiriyor. Tıpkı atıştırmak gibi, fast food yemek gibi.. Daha fazla şiddetin, şiddet ihtiyacının olması en yakınımızdaki insanlarda bile işte bu yüzden. Cinsel açlıkla saldırmak ile obezite aynı koridorun sonu. Açlıkla duygular karışıyor, kontrolsüzlük başlıyor. Durmadan boşuna zombi filmi çekilmiyor. İnsanlık zombileşmek istiyor. Açlıklarını gidermek için sokaklarda başı boş dolaşmak ve gerçeklikle, GERÇEK olanla beslenmek, onu vahşice parçalayıp yoketmek, yiyip bitirmek istiyor. İnsanoğluna o çok meraklısı olduğu salgın hastalık çoktan geldi bile. Dünyada kalan bir kaç gerçek kişinin verdiği mücadele mi yaşamak sanatı? Filmlerdeki, dizilerdeki gibi mi? Her yerde şikayet ettiği şeye dönüşen insanoğlu. İkiyüzlü, yalancı ve sahtekar. Dünyayı yiyor, iklimleri yiyor, hayvanları yiyor, zayıfları yiyor, fakirleri sokaklarda bırakıyor, köylüyü topraksız bırakıyor, madenlere hapsediyor, çöpünü ayrıştıranla, aydınla entel diye dalga geçiyor, klasik müziği eski, sanatçıyı ciddi diye hor görüyor, küçük araba kullananı trafikte aşağılıyor, bisiklete bineni taciz ediyor, çalıp çırpıp haczediyor. Gerçeğe tecavüz ediyor yetmezse öldürüyor. Hatta kafasını kesip yakıyor. Hızla açlığını bastırmak... Bir anlık haz için. Hazzın kalıcılığı ancak sanattan kültürel aktiviteden keyif almakla oluyordu, öyle değil mi? Yaratıcı aktivitede bulunmak. Atıl enerji için mesela spor yapmak. Kimsenin vakti yok. Vakti de yiyorlar. Heyhat bir insanın VARlığını hala ona ancak gerçekten dokunarak anlayabiliyoruz. Dokunacak GERÇEK bir şey varsa tabii. Birisine sen çok özel birisin dediğimizde onu yiyip bitirmek üzerine değil, gerçekten dokunmak ile ilişki kurduğumuz zamanlar vardı. Ama bir zombi sanattan, aşktan ne anlasın?

Tatlı yiyelim tatlı konuşalım. Bu İsveç Mart ayının gülü Semla. 
Konu aslında ne sizinle ne de benimle ilgili. Konu inanmazsınız Tayyip de değil. HDP de değil. Fakat olan oldu bence. Biz artık resmen birbirimizle yaşayamıyoruz. Yaşamak isteyen ufak çocuklar kaldı içimizde. Bütün hatalarıyla tüm günahlarıyla anneleri tarafından sevilmek isteyen küçük kırgın çocuklar. Ergenliğini yaşayamamış bir sürü yetişkin ergen. Kızgın ergen. YERGEN. Ama yetişkin hayatı öyle değil maalesef. İyi ki de değil! Geçen gün bir şeye şahit oldum; araba kullanıyordum, kaldırımda bir adam ilişti gözüme elinde bir zarf tutuyordu, açtı ve okumasıyla havaya sıçraması bir oldu. Müthiş bir sevinç vardı yüzünde. Kahkahalar atıyor bir taraftan da etrafında bakıyordu. Önce arabayı kenara çekip hemen gidip sarılmak istedim adama. İçim mutlulukla doldu. Çünkü insan işte böyle bir şey. Sosyal hayvan. Sevincimizi de üzüntümüzü de paylaşınca anlam kazanıyoruz. Sonra içimi yoğun bir hüzün kapladı. Çünkü insan işte böyle bir şey. Sevincimizi de üzüntümüzü de paylaşınca anlam kazanıyoruz. Ya.


havada bir yerde, saat 11.15 am ya da 12.15 pm

Notlar hep uçaktan sonra yazılırlar...
Not1: Kalbim kırık.
Not2: Kıbrısta kaybettiğime emin olduğum küçük yeşil cüzdanım ve içinde konserden kazandığım para, kartlarım vs her gün ama her gün kullandığım siyah çantamın ön gözünden çıktı! Malmö'de. Nasıl olabilir? Bilmiyorum işte tanımsız olan şeylerden biri. Böyle olması gerekiyormuş. Böyle oldu!
Not3: Her geçen gün artık bağırarak kavga etmeyi öğrenmem gerektiğine ikna oluyorum.

yok canım sağol. ben orijinallerini görmeye geldim. 
Not4: Yetişkin olmayı öğrenmek üzerine müthiş eğlenceli bir yazı; The subtle art of not giving a FUCK
Not5: Aşırı kırmızı rujlu takma kirpikli tayt giymiş kadınların %80'i ortadoğulu burada. Dikkatinizi çekerim! İsveçliler olduğu gibi. Tayt ve kırmızı ruj olmayan bir ülkede hala güzel (seksi) bir kadın gibi hissedebilmek... Teşekkürler medeniyet. 


Saturday, March 21, 2015

Düş

Olmak istediğiniz insanla nefret ettiğiniz insanınız arasında dengede durabilmek için ipe dizdiğiniz diğerleri üzerinde cambazlık yaparken 
düşüyorsunuz,
hep düşüyorsunuz,
durmadan düşüyorsunuz,
düşüyorsunuz...

Düşüyorsunuz...

Gerçekliğin gerçekliğinden hiç birimiz kaçamadı.
Kimse.
Kaçamadı.
Sen de kaçamayacaksın. 

Kaçtığın olacaksın
kaçtıkça o olacaksın. 

Düşeceksin,
düşeceksin. 

Hep düşerler. 




Friday, March 20, 2015

az



İste Bahar geldi!
Coşkun Akmeriç ile birlikte yaptığımız ilk single Masal Lin records etiketi ile bugün itibariyle tüm dijital platformlarda yayınlandı. Projenin ismini müziği de bu müziğe olan tavrımızda doğru ifade ettiğini düşündüğümüz az ismini verdik. Bundan böyle kendi adlarımızı kullanmak yerine az adıyla yayınlayacağız müziklerimizi. Şarkılarımıza iginizi, desteğinizi, müzikle ilgili fikirlerinizi ve paylaşımlarınızı bekleriz. Yakında bir tane daha geliyor...

az

satın almak için tıkla;



dinlemek ve paylaşmak için tıkla;





***

az, bir proje olarak elektronik işleriyle tanınan Coşkun Akmeriç’in önceden yazmış olduğu müziklere piyanist, besteci ve şarkıcı Selen Gülün’ün söz ve müzik yazmasıyla başladı. Daha sonra 2014’te bu şarkıları birlikte Nublu İstanbul’da Şirin Soysal, Ece Göksu ve Ülkü Aybala Sunat gibi Türkiye müzik sahnesinin önemli kadın vokalistlerini düzenli olarak misafir ettikleri konserlerde seslendirmeye başladılar. Birlikte kaydettikleri, elektronik ambient ve chillout stilindeki ilk single çalışması Masal Lin records etiketiyle dijital platformlarda paylaşılmaya başlandı.

az is a new musical project of electronic musician Coşkun Akmeriç and pianist, composer, and singer Selen Gülün. Akmeriç asked Gülün to write lyrics and melodies to his compositions and that is how they started working on this electronic ambient project. Az in english means less which emphasise Akmeriç and Gülün's attitude to their music. In 2014, they started performing their songs at Nublu Istanbul with hosting great vocalists like Ülkü Aybala Sunat, Ece Göksu, and Şirin Soysal on their stage. They recorded Masal as their first ambient/chillout song as a single. Masal is being released by Lin records and available only at digital platforms.

Krediler / Credits :

Müzisyenler / Musicians
Selen Gülün - vokaller ve klavyeler / vocals & keyboards
Coşkun Akmeriç - gitarlar, synthler ve davul makinası / guitars, synths & drum machines
Ercüment Subaşı - gitarlar ve bas / guitars & bass
-
Kayıt / Recording: Coşkun Akmeriç, Demirhan Baylan & Günsel Işık Gruson
Kayıt asistanları / Recording assistants: Tolga Böyük & Erkan Çelik
Mix / Mixing: Coşkun Akmeriç
Mastering: Enrico Mercaldi (Time Tools Mastering)
Fotoğraf & sanat yönetmeni / Cover photos & Art director: Irmak Wöber


Lin records, 2015, İstanbul

Saturday, March 7, 2015

Bunlar da oldu.

Anlatacaklarım anlatabileceklerimin onda biri olacaktır. Bu onda birini zaten yaşanmış varsayalım. Yaşanmışlıktan da korkmayalım. Olan biteni akışına yazıyorum. Nasılsa birazdan uyuyacağım.

Her şeyin ilki güzel olacak diye bir şey yok. Turgut Tükel "sen daha dalak yaranı almadın" dediğinde içimden "daha ne olsun?" demiştim. Küçüktüm olan bitenler olduğunda. Hatırlamıyorum da. Ama şimdi, anlıyorum. Dalak yarası işte bunlar. Her şeyi en baştan yeniden kurgulaman gereken, tüm değerlerinin alt üst olduğu, bilmediklerini bildiğin duymak istemediklerini anlattığın günler geldiğinde ters çevirmek istiyorsun zamanı. Bütün bunlar dursun istiyorsun, her şey sessizliğe gömülsün. Şimdi ses çıkardıkları yerden hiç çıkamaz olsunlar. Ama tüm bunlar hiç de hazır olmadığın ve zayıflıktan verem gibi hissettiğin bir zamanda geliyor. İşte bu, o dalak yarası. Hazır olmadığında gelen ses.

yaşayacak ne çok anlatacak ne az şey var. 

Gidenin arkasından şiir dahi yazmak istememenin ne kadar acı olduğunu bilir misiniz? İçinden iki söz bile sarfedememek yaşanmışlığa. Başkası adına utanmak ne demek, onu bilir misiniz? Eminim bilirsiniz. Yitip gidenin öldüğünü düşünmek rahatlatsın sizi istemek. Olamadan öldüğünü. Yok olup gittigini ardında taş bile bırakmadan. Koyup orada bırakmak taşı... Direnmek boşuna. Çıkmayacak o güzel söz ağızdan.

İnsanın değerini insanlar biçmiyor. Ellerinin avuçlarının arasına aldıklarında yüzünü, sen çok değerlisin değil aslında demek istedikleri. Sen aslında biliyorsun diye gözünün içine bakmak istiyorlar. Delirme. "Delirme. Burada bizimle kal. Gitme uzaklarına düşüncelerin. Oradan alamayız seni buralara geri. Sessizliğin içi derin. Oralarda yaralar var. Biz bilmeyiz şefkati bu. Bilemeyiz yolunu."

Yalnızlık sizin bildiğiniz gibi değil. Öyle bir şey değil yalnızlık. İnsana yavaş yavaş gelir o. İçeriden sinsice gelir kalabalıklarda. Elini de tutamazsınız. Çünkü yüzleşmez sizinle. Gözünün içine de bakamazsınız. Yüzünü ellerinizin içine alamazsınız çünkü. "Sen değerlisin" diyemezsiniz. Cünkü yoktur yüzü, ağzı. Öyle sakince gelir, belirmeden, gözükmeden kimseye. Yalnızlık işte. Oyuncu. Sezemezsiniz geldiğini de gittiğini de.


Kötü de değil iyi de gelen. Giden de öyle. Aslında gölgem ve ben oturuyorduk burada hep. Gözlerimin artık göremediği mesafede, harflerin birleştiği yerde. Uykum yok ama uykumun olduğunu söyleyen de yok. O halde lafın sonu geldi. 

6/03/15
saat 23 suları

Tuesday, February 17, 2015

Değersizlik

Ben bu yazıyı kendi canımı çok sıkan bir olaydan sonra bir gece yarısı yazmış ama sonra yayınlamaktan vazgeçmiştim. Sonra Özgecan olayı oldu...

Kadınların başına türlü türlü can sıkıcı olay geliyor ama seslerini çıkarmıyorlar. Bu durumu ilk defa erken gençliğimde kız arkadaşlarımla konuştuğumda fark etmiştim. Korkunç hikayeler duydum, ben de bizzat yaşadım. Çoğunu hiç bir zaman en yakınlarımıza bile dillendirmedik Neden biliyor musunuz? Çünkü dillendirilince toplumun cezalandırdığı yine bizler oluyoruz da ondan. Bunları çoğumuz biliyoruz ama görmezlikten geliyoruz. Özellikle kadınlar diğer kadınların başına gelen felaketleri bilirse antik çağdaki ya da kabile hayatlarında olduğu gibi ona kol kanat gerip acılarını sarmaya çalışmıyor. Duymamazlıktan geliyor veya unutmak istiyor. Ötekinin de unutmasını istiyor. Çünkü içten içe ekilmiş müthiş bir ezilmiş değersizlik duygusu ile yaşıyoruz. Kadınlardan faydalanılması ise neredeyse doğal karşılanıyor toplumda. Erkektir, dürtülerine yenilmiştir, öyledir, böyledir, şöyledir. Onun yerine yıkıcı davranışların sorumluluğunu da almak kadına düşüyor. Sırtlansın kadın kendi derdini, yürüsün gitsin. 

Kadınlar en yakın arkadaşlarından birisi tecavüze tacize uğradığını (tahmin ettiğinizden sık oluyor) itiraf ettiğinde ilk tepki olarak “ah işte insanın kendisini çok iyi koruması gerek” diyorlar, biliyor musunuz? Bu ne demektir? Her türlü hareketinden sorumlu olduğunu sende bir delik var ve onun kapağı yok diye sürekli kendini kollamalı korumalısın gibi bir tavrı, yükümlülüğü bize kim neden öğretiyor? Bir insan evladı varlığından, varoluşundan sorumlu tutulabilir mi? En büyük sorun kadınların başına gelenlerden olup bitenleri farkedemeyecek kadar sorumlu tutulması, eğitimli sayılabilecek (ne demekse) erkeklerin bile dürtü geldiğinde hiçbir engel tanımayacak kadar ilkelleşip bunun da sorumluluğunu alamayacak kadar kendi cinselliği konusunda bile cahil cüheyla olmasıdır. Tecavüzünden, şiddet eyleminden, cinayetinden bile sorumlu tutulmayan bir erkek toplumunda hala kendimiz gibi yaşamayı deniyoruz. Tabii ki olmuyor!

Erkeklerin hızlıca suçu başkasına atmayı alışkanlık haline getirdiği bir ülkedir Türkiye. Ve bakın bu insanlar senelerdir iş hayatında patron oluyorlar. En fenası siyaset yapıyorlar. Hakim, savcı oluyorlar. Çeşitli bahanelerle tutuksuz yargılanma kararları verip karısını sevgilisini öldürmüş erkekleri dışarıya gerisin geriye salıveriyorlar. Televizyonlardan topluma seslenip “kadınlar kahkaha atmasın, hamile ortalıkta dolaşmasın, vs...” diyorlar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile çalışmaya başladığımdan beri çeşit çeşit can sıkıcı hikaye duydum. İlk denediğinde öldüremediği karısını sığındığı evde polisin yardımıyla (aslen suç) bulup sığınma evine 100 metre kala vuran erkekler var bu ülkede. Sorsan hepsi çok seviyor, ama sorsan pişman da değiller. Elektrik kesintisinden trafolara kaçan kedileri suçlayan enerji bakanı var yahu bu ülkenin. Kadınları ise her türlü sorunu tek başına üstlenmeye o kadar alışık ki kendi rızası dışında başına gelen bir felaketi bile üstlenip “kedidir kedi” demeyi normal karşılıyor. Erkeklerin davranışlarından sorumlu olmadığı kadınların tüm suçları, yanlışlıkları, felaketleri üstlendiği bir ülkede eşitlikten bahsedemeyiz. Konu bu kadar basit. 


Eklenti: Özgecan Aslan katledilmeseydi bu yazıyı yayınlamayacaktım. Ama sosyal medyadaki paylaşımlardan fenalık geçirdim. Bir konuda farkındalık ile feveran etmeyi, feryat figan etmeyi hep birbirine karıştırdık. Farkındalık öyle kendiliğinden bir anda gelişebilen bir durum değil. Toplumsal cinsiyet, şiddet, cinayetler üstünde yıllardır çalışan kadın dernekleri, oluşumları var. Onların önderliğinde, ellerindeki bilimsel verilerden yola çıkarak, tam da şimdi konuya artık gereken hassasiyeti gösterme zamanı. "Kadına karşı şiddet ve cinayetler politiktir" diye senelerdir söylediğimizde, veriler paylaştığımızda hem medya hem de sosyal medyada konunun gerçek bir tabu olduğunu gördük. Paylaşımlar çok çok azdı. Ben bu ülkede bir güzellik olabilecekse öncelikle kadın hareketi sayesinde olacağını biliyorum. Biliyor değil, eminim. Çünkü mücadele çok büyük. Hala bu emeklerinin karşılığında lütfediyormuş gibi dinleyip sadece duyarlılık dersi çıkaran herkese kızgınlığım artıyor. Biz bu farkındalık uğruna tacize tecavüze uğruyor, ölüyor öldürülüyoruz. İstediğimiz gibi yaşayınca fahişe damgası yiyor, “boşanmak istiyorum, çünkü artık kendi hayatımı kurmak istiyorum” diyince (istatistiki olarak en fazla cinayet sebebi bu) çatır çatır öldürülüyoruz. “Biz yürümek istiyoruz ama feminist kadınlar siz bizimle yürümeyin diyor” diye sosyal medyada ağlayan erkekler, siz de bir durun kardeşim. Yürümeyiver iki dakika. Bu kadınları ikna edemiyorsan orada birlikte yürümeye işte vardır bir sebebi. Kendin başka bir eylem akıl et, konuyla ilgili bir hareket düzenle, bir şey yap, sen çağır kadın arkadaşlarını düzenlediğin eyleme. Ya da dur biraz. #sendeanlat da yazılanları bir düşün anla da sonra istersen istediğin kadar yürürsün. Duyarlılık da kendiğinden gelen bir durum değil. Sindirilmesi gereken bir durumdur. Bu hareketin neresindesin, yorumla, kendi günahlarınla yüzleş, sonra ne yaparsan yap!

Kardeşimsin Özgecan.

Thursday, January 8, 2015

Bestecinin kadını olur mu?

Bir süredir birlikte çalıştığım İtalyan kadın besteciler vakfı Donne in Musica ile birlikte Türkiye'de Müzik Üreten Kadınlar konulu bir kitap hazırlamaya çalışıyoruz. İstanbul Bilgi  Üniversitesi yayınlarından çıkacak 2015'te. İçinde Osmanlı dönemi hakkında ciddi çalışmaları olan Şehvar Beşiroğlu'nun da yazısı ve katkıları olacak. Konu hakkında Türkiye'den çıkmış kapsamlı ilk yayın olacağını umuyoruz. Çünkü zaten yok! Fikir de İtalyanlardan geldi. O kadar çok bastırdılar ki mecburen yazıyoruz. Bize kalsa bu umutsuzluk düzeninde daha da yazmazdık bence. Zaten ben müzikolog değilim. Toplumsal cinsiyet konusuna ancak Bilgi Üniversitesi'nde açtığım tek dönemlik derste değinebiliyorum. Zorlamasalar konuyla ilgili küfür etmek dışında pek ciddi bir şey yazasım da yok(tu).


Dünyanın turne yapan ilk virtüöz piyanisti Clara Schumann
Tabii ki kadın besteciler ile ilgili Türkçe dilinde akademik olarak yazılmış çok az yazı var. Bir elin beş parmağı kadar. Bir kaç da makale ve köşe yazısı. Memleketin akademik ortamını bilen bilir, birbirinden çalarak yazmaya alışmış olduğu için insanlar bu koskoca bomboş alanda makale veya tez yazmıyorlar, üşenip üretmiyorlar diye düşünüyorum. Araştıracak materyal yok, her şeyi en baştan kazımak, arşivlemek, toparlamak lazım. Ayrıca zaten gizli bir tabu kadın müzisyen olmak memlekette. Sorsan kadın müzisyenler kabul etmiyor ki bir ayrımcılık içinde olunduğunu. Onları konuşmaya, farketmeye ikna etmen gerekiyor önce. Erkeklere sorsan kadın olmak hatta neredeyse avantaj. Bir baksınlar bakalım kaç tane trompet, kontrbas çalan, tuba çalan kadın var etraflarında. Şarkı söyleyene cennet müzik dünyası diye düşünüyorlar, cidden orada da az erkek şarkıcı var. Uzaktan sayısal olarak kuş bakışı baktığında bile tabloda bir yanlışlık var. Çok tanınmış bilinmiş bir ses mühendisi arkadaşımız zamanında masada oturmuş konuşurken biraz sonra istanbul caz festivalinde sahneye çıkacak kadınlardan oluşan caz grubu için "ya ama selen kabul et kadınlar da tenor sax çalamıyor yani kuvvet isteyen bir şey o çalgı" demişti. Kim demiş, kim? John Coltrane mi? Ornette Coleman mı? Onlar o sazı öyle üfleyecek diye biz önceden biliyor muyduk? Sen değiş, üşenme bir aç kulaklarını neden öyle üflemiyor da böyle üflüyor bu kadın? Farklı üflüyor diye sorun senin beklentilerinde mi onda mı? Yoksa sadece ağzına bir şey sokarak çalan kadından mı hoşlanmıyorsun? Eh bunların cevabı yok tabii karşıda. Çünkü en baştan kafada zaten soru yok.

Evin İlyasoğlu Çağdaş Türk Bestecileri diye bir kitap yayınladı Pan yayıncılıktan. En son baskısında 71 kişiden bahsediyor sadece 8 tanesi kadın. Bu arada kitabın baskısı yapılmıyor artık. O dönemde en az 20 besteci kadın sayarım orada yazan ismi bulunan erkek bestecilerden daha aktif ve uzun bir eser listesi olan (kendim dahil). Neden yokuz? Çünkü kimse yazıp çizmemiş, doğru düzgün bir araştırma yapılmamış. Ben yazıp çizeceğim. Onca işin arasında bunu da yapacağım. Bir sürü işin ilklerini yaptığımız gibi... Kadın Besteciler diye Turhan Taşan'ın bir kitabı var. Onun da baskısı yok. Türkiye'de bir tanecik olan Kadın Müzesi'ne araştırma soruyorsun, Müzik alanı diye işaretliyorsun, "aradığınız alanda çalışma bulamadık" yazıyor ekranda. Böyle umutsuzca bakakalıyorsun. Seksen küsür milyon insan var memlekette, çalışma yapılmamış alanda müzikologlar yetişiyor. Onlar da hala Schubert'in hayatı hakkında filan tez yazma derdinde. Kopyala yapıştır. 
Elektronik müzik yaratıcısı Delia Derbyshire müzik üretirken


Şimdi burada asıl konu herkes için aynı. Besteci, şarkı yazarı, müzik yazarı kendini kadın erkek diye bir ayırıma tabi tutuyor mu ki? Elbette tutmuyor. Zaten sorun da bu ya. Sen kendini üreten bir insan olarak görüyorsun. O ayrımı sen yaratmıyorsun. Ben kendim için 'merhaba ben kadın besteci selen' demiyorum ki, besteciyim diyorum (izninizle). O zaman neden bütün bu çaba? Çünkü tarihe baktığınızda Berlin Filarmoni Orkestrasına ilk defa kadın müzisyen alındığında, kemancı *Madeleine Carruzzo, yıl 1982 idi. Viyana Filarmoni orkesrasına ilk kadın müzisyen 1997'de girdi. Şu anda kompozisyon yarışmalarında isim soyad yazamıyorsunuz eserin üzerine ki cinsiniz belli olmasın ve size buna göre ödül verilmesin. Ya da artık büyük orkestraların kadro sınavlarında perde arkasında çalıyorsunuz ki kadın veya erkek ayrımı yapılmasın. Çünkü yapılıyor! İnsanoğlunun hala böyle önlemlere ihtiyacı var kararda cinsiyet durumundan etkilenmemek için. 2013'te BBC orkestra programına kaç kadın besteci eseri soktu dersiniz? Sıfır (0). **Kadınlar müzik yazamıyor mu? Buna artık popomuzla gülebileceğimiz günlerde yaşıyoruz neyse ki. 

Türkiye'de durum ne peki? Google araştırmasına göre durum bu :)




Asıl durumu artık kitaptan okursunuz canlarım. (Kıps)


*Berlin in Lights: The Woman Question

**Yazabiliyor. Bak : wimust